Bu sıcak suların, yeraltı
tanrılarının bir armağanı olduğunu buyurdu ve kutsallığını ilan etti. Suların
aktığı yol boyunca bıraktığı kutsal beyazlık, ince ince dokunmuş tanrısal
güzelliğine sahip havuzcuklar ve kışın dondurucu soğuklarından biraz olsun korunmak
için bu suların içine gömülen hastaların ayaklanmaları bunun işareti sayıldı.
İşte tanrılar doğayla yittiklerinin, doğayla bir olduklarının ve yine doğada
çoğaldıklarının kanıtını vermişlerdi yine büyücü-rahibe göre... Çünkü
'sanatın da, ilginin de, uygarlığın da dayanağı doğa....Güzel, güvenilir,
sağlıklı ne varsa kökü kaynağı doğa' der atalardan kalma bir söz.... Yeraltı
tanrılarının sunduğu bu suların kutsallığı çevredeki topluluklar arasında hızla
yayıldı.

Bakirenin çoban oğlunu Eski Andı gerçekleyen kişi olduğunu ileri
sürmesinden yaklaşık dört kuşak önce, sıcak suların gözeleri üzerinde, batıdan
gelen efsanevi bir kahramanın güzel eşinin adına atfen Hierapolis kenti kuruldu...
Kent hızla kalabalıklaştı, gelişti. Tapınaklar, tiyatrolar, çeşmeler inşa edildi.
Sıcak suların iyileştirici kutsallığından yararlanmak isteyen insanların sayısı
her gün biraz daha arttı. Sayı arttıkça, tanrıların bu kutsal suyu insanlara
sunarken pek de cömert davranmadıkları anlaşıldı. Fırsatları değerlendiren
birkaç kişi, kentin yöneticilerini, sıcak suların akış yolunu değiştirmenin
kentin gelişmişliğine katkıda bulunacağı konusunda ikna etti. Bu arada bu şekilde
suların kutsallığının bozulmayacağı konusunda fetvalar ver/dir/erek suları
çıkış ağzından itibaren örme taşlardan oluşturulan kanallara aldılar. Kanallarla
küçük hamamlara dağıtılan, kutsal su, 'emeği' karşılığında daha 'çağdaş'
koşullarda kullanıma sunuldu. Burada, defne yağı Antakya'dan gelme sabunun eksik
olmadığı özel odalar oluştu. Tellakların kıvrak parmakları suyun iyileştirici
kutsallığına özel haz katıyordu. Bu sular kentin özel-hizmete-değer üyelerinin
kullanımına sunulduktan sonra kanalların inşasından önce aktıkları tanrısal beyaz
güzelliğin üzerine akıtıldı... 'Emeğin' karşılığını veremeyenler burada,
doğanın emeği ile oluşan havuzcuklarda toplanan ve özel-hizmete-değer kişilerin
bedenleri üzerinden akıp gelen bu sulardan yararlanma onuruna ve önceliğine sahip
oldular.
Çok geçmedi... Herşey tanrıların sıcak
sular konusunda cimrice davranmaları nedeniyle, insanların onlara sırt çevirmesiyle
başladı. Tanrıların 'bir' oldukları, ana aynı anda 'çoğaldıkları' doğaya sırt
çevirmekti bu... Doğanın da emeğinin karşılığını isteyebileceği/istediği
akıllara hiç ge/tiri/lmedi... Önce suyun kutsallığı yitti, sonrada beyaz
güzelliğin aydınlık yüzü karardı. Kent en kalabalık mezarlığa da sahip olmuş
oldu artık. Sonra... Yeraltı tanrıları kükredi... Yer yarıldı... Çeşmeler,
hamamlar, kent yıkıldı...
Herşeye rağmen, 'insanı' tanrısal beyaz
güzelliğin mimarı sıcak sulardan tamamen yoksun bırakmadılar ama bir daha
Hierapolis'in hamamlarına verilemeyecek şekilde, daha alt esimlerdeki yarıklardan aktı
sular.

Aradan yüzyıllar geçti, Hierapolis insanları başka dilde
konuşuyorlardı artık. Öncekilerin çeşmeleri, hamamları, tapınaklarından uzak,
sıcak suların beyaz güzelliğinin ayakları dibinde ve aydınlık gölgesinde
yaşıyorlardı. Sayıları ancak yeni bir köy oluşturabildi. Köylerinin adını yeni
dilde 'Ecirli'* koydular... Sıcak su yolu üzerinde bulduğu Hierapolis
kalıntılarını sonsuza dek unut/tur/mak istermişçesine beyaz güzellikle
örtmüştü. Sıcak suların kullanım önceliği yeniden 'Yüce Mimar'a verilmiş, beyaz
güzelliğin kendini gerçeklemesine olanak tanımıştı... Öncekiler böylelikle
affedilebilirler miydi ki?
Köye dışarıdan gelenler, ülkenin har yerinde
'Hierapolis' insanlarının kullandığı dilden bir sözcüğün dolaştığını
söylüyorlardı... 'Demokrasi'... Yani Ulusal Şef'in karşısına başkaları da
çıkıp neyi yanlış yaptığını korkusuzca söyleyebilecekmiş... Hatta ülkeyi ondan
daha iyi yöneteceğini de söyleyenler çıkmış... Yazgısını değiştirmek,
yoksulluktan kurtulma umutları verilmiş... Her mahalleye bir varsıl sözü bile
verilmiş... 'Neden o varsıl ben olmayayım?...' 'Ecir sona ersin!...'

Koyu renk takım elbiseli, Amerikan tıraşlı beyefendiler, Beyaz'ın
aydınlık ışıltısından korunmak için koyu renk camlı güneş gözlüklerini
taktılar.
Bembeyaz, yumak yumak pamuk gibi... Adı bu
büyülü görüntüye yakışmalı... Dokunursak kırılıverecekmiş, büyüsü,
görkemi yitecekmiş gibi duruyor... Dokununca hiç de pamuk yumuşaklığında
olmadığını, tersine hiç ummayacağımız denli katı, sert olduğunu gördüler...
Pamuk kadar beyaz, kale gibi sağlam... Adı bu görkeme yakışmalı... PAMUKKALE...

Evet yine DOKUNDUK... Ve o kırılıverdi, bozuluverdi büyüsü, yitti
görkemi... Herzaman olduğu gibi çok geç farkettik ne kadar narin olduğunu.
Güzelliğini, gözlerimizden gönlümüze akıtamadık. İlker dönemlerimizden kalma
alışkanlıklarımızla, emekleyen bir insan yavrusu gibi ağzımıza alarak tadına
bakmaya, dokunarak tanımaya çalıştık yine. Tanıyamadan yitirmeye başladık onu...

Önce Tanrısal Beyaz Güzellik Pamukkale tam göğsünden yarılarak
inşa edilen asfalt kaplamalı bir yolla Ecirli, Hierapolis kalıntılarına bağlandı.
Böylece Ecirli'nin yazgısı da Hierapolis'in yazgısına bağlanmış oldu. Sonra,
fırsatları değerlendiren kişiler bu güzelliğe sahip olmaları için özendirildi.
Doğanın bütün insanlara olan bu armağanı onlara yöre insanının ve ülkenin
kalkınması adına armağan edildi. Bu armağan kabul gördü ve güzelliğe sahip
olundu... Her güzelin öyküsü böyle trajik midir ki?
Yüzyıllar öncesi gibi, sıcak suların
mimarisi yeterli görülmedi, her türlü olanağı içinde barındıran oteller, eğlence
yerleri, havuzlar, alışveriş merkezleri inşa edildi. Bu kadar yatırımdan sonra
sıcak suların kendi başlarına şu beyaz taşların üzerinden akmasına izin
verilebilir miydi? Sular yine bu kez beton kanallara alındı ve önce otel ve havuzlara
verildi... Böylece, sıcak suyun kullanım önceliğinden yararlanmak ülke içinden ve
dışından toplumun belli bir kesimine düştü... Gezgin sayısı arttıkça, otel
sayısı arttı. Böylece atık miktarı da arttı... Atıklar beyaz güzelliğin üzerine
verildi... Bu yetmedi; Beyaz Güzelliğin yaratıcısı sıcak suya yakın olmayan
yerlerde inşa edilen otellerde sıcak suya kuyularla ulaşıldı. Kuyulardan çekilen
sular, yer kırıklarından boşalan suların da çekilmesine/azalmasına neden oldu... |