Susuz kurtuluş yoktur.
Goethe


dam, gözlerini ovuşturarak uyandı. Örtündüğü post, üzerinden kaymıştı. Üşüyordu... Herkesten önce uyanmıştı yine. Dört günbatımı uzaklığındaki yoldan gelmişlerdi. Postuna daha bir sıkı sarındı, mağaradan dışarıya baktı. Karşıdaki yüksek dağlar kar altındaydı. Çok geçmeden karşı yamaçtan tüten dumanı gördü... Meraklandı... Yanına silahını aldı ve yola koyuldu. Yaklaştıkça yamacın bu kesimini örten beyaz örtünün kar olmadığını farketti.

Bu sıcak suların, yeraltı tanrılarının bir armağanı olduğunu buyurdu ve kutsallığını ilan etti. Suların aktığı yol boyunca bıraktığı kutsal beyazlık, ince ince dokunmuş tanrısal güzelliğine sahip havuzcuklar ve kışın dondurucu soğuklarından biraz olsun korunmak için bu suların içine gömülen hastaların ayaklanmaları bunun işareti sayıldı. İşte tanrılar doğayla yittiklerinin, doğayla bir olduklarının ve yine doğada çoğaldıklarının kanıtını vermişlerdi yine büyücü-rahibe göre... Çünkü 'sanatın da, ilginin de, uygarlığın da dayanağı doğa....Güzel, güvenilir, sağlıklı ne varsa kökü kaynağı doğa' der atalardan kalma bir söz.... Yeraltı tanrılarının sunduğu bu suların kutsallığı çevredeki topluluklar arasında hızla yayıldı.


Bakirenin çoban oğlunu Eski Andı gerçekleyen kişi olduğunu ileri sürmesinden yaklaşık dört kuşak önce, sıcak suların gözeleri üzerinde, batıdan gelen efsanevi bir kahramanın güzel eşinin adına atfen Hierapolis kenti kuruldu... Kent hızla kalabalıklaştı, gelişti. Tapınaklar, tiyatrolar, çeşmeler inşa edildi. Sıcak suların iyileştirici kutsallığından yararlanmak isteyen insanların sayısı her gün biraz daha arttı. Sayı arttıkça, tanrıların bu kutsal suyu insanlara sunarken pek de cömert davranmadıkları anlaşıldı. Fırsatları değerlendiren birkaç kişi, kentin yöneticilerini, sıcak suların akış yolunu değiştirmenin kentin gelişmişliğine katkıda bulunacağı konusunda ikna etti. Bu arada bu şekilde suların kutsallığının bozulmayacağı konusunda fetvalar ver/dir/erek suları çıkış ağzından itibaren örme taşlardan oluşturulan kanallara aldılar. Kanallarla küçük hamamlara dağıtılan, kutsal su, 'emeği' karşılığında daha 'çağdaş' koşullarda kullanıma sunuldu. Burada, defne yağı Antakya'dan gelme sabunun eksik olmadığı özel odalar oluştu. Tellakların kıvrak parmakları suyun iyileştirici kutsallığına özel haz katıyordu. Bu sular kentin özel-hizmete-değer üyelerinin kullanımına sunulduktan sonra kanalların inşasından önce aktıkları tanrısal beyaz güzelliğin üzerine akıtıldı... 'Emeğin' karşılığını veremeyenler burada, doğanın emeği ile oluşan havuzcuklarda toplanan ve özel-hizmete-değer kişilerin bedenleri üzerinden akıp gelen bu sulardan yararlanma onuruna ve önceliğine sahip oldular.

Çok geçmedi... Herşey tanrıların sıcak sular konusunda cimrice davranmaları nedeniyle, insanların onlara sırt çevirmesiyle başladı. Tanrıların 'bir' oldukları, ana aynı anda 'çoğaldıkları' doğaya sırt çevirmekti bu... Doğanın da emeğinin karşılığını isteyebileceği/istediği akıllara hiç ge/tiri/lmedi... Önce suyun kutsallığı yitti, sonrada beyaz güzelliğin aydınlık yüzü karardı. Kent en kalabalık mezarlığa da sahip olmuş oldu artık. Sonra... Yeraltı tanrıları kükredi... Yer yarıldı... Çeşmeler, hamamlar, kent yıkıldı...

Herşeye rağmen, 'insanı' tanrısal beyaz güzelliğin mimarı sıcak sulardan tamamen yoksun bırakmadılar ama bir daha Hierapolis'in hamamlarına verilemeyecek şekilde, daha alt esimlerdeki yarıklardan aktı sular.


Aradan yüzyıllar geçti, Hierapolis insanları başka dilde konuşuyorlardı artık. Öncekilerin çeşmeleri, hamamları, tapınaklarından uzak, sıcak suların beyaz güzelliğinin ayakları dibinde ve aydınlık gölgesinde yaşıyorlardı. Sayıları ancak yeni bir köy oluşturabildi. Köylerinin adını yeni dilde 'Ecirli'* koydular... Sıcak su yolu üzerinde bulduğu Hierapolis kalıntılarını sonsuza dek unut/tur/mak istermişçesine beyaz güzellikle örtmüştü. Sıcak suların kullanım önceliği yeniden 'Yüce Mimar'a verilmiş, beyaz güzelliğin kendini gerçeklemesine olanak tanımıştı... Öncekiler böylelikle affedilebilirler miydi ki?

Köye dışarıdan gelenler, ülkenin har yerinde 'Hierapolis' insanlarının kullandığı dilden bir sözcüğün dolaştığını söylüyorlardı... 'Demokrasi'... Yani Ulusal Şef'in karşısına başkaları da çıkıp neyi yanlış yaptığını korkusuzca söyleyebilecekmiş... Hatta ülkeyi ondan daha iyi yöneteceğini de söyleyenler çıkmış... Yazgısını değiştirmek, yoksulluktan kurtulma umutları verilmiş... Her mahalleye bir varsıl sözü bile verilmiş... 'Neden o varsıl ben olmayayım?...' 'Ecir sona ersin!...'


Koyu renk takım elbiseli, Amerikan tıraşlı beyefendiler, Beyaz'ın aydınlık ışıltısından korunmak için koyu renk camlı güneş gözlüklerini taktılar.

Bembeyaz, yumak yumak pamuk gibi... Adı bu büyülü görüntüye yakışmalı... Dokunursak kırılıverecekmiş, büyüsü, görkemi yitecekmiş gibi duruyor... Dokununca hiç de pamuk yumuşaklığında olmadığını, tersine hiç ummayacağımız denli katı, sert olduğunu gördüler... Pamuk kadar beyaz, kale gibi sağlam... Adı bu görkeme yakışmalı... PAMUKKALE...


Evet yine DOKUNDUK... Ve o kırılıverdi, bozuluverdi büyüsü, yitti görkemi... Herzaman olduğu gibi çok geç farkettik ne kadar narin olduğunu. Güzelliğini, gözlerimizden gönlümüze akıtamadık. İlker dönemlerimizden kalma alışkanlıklarımızla, emekleyen bir insan yavrusu gibi ağzımıza alarak tadına bakmaya, dokunarak tanımaya çalıştık yine. Tanıyamadan yitirmeye başladık onu...


Önce Tanrısal Beyaz Güzellik Pamukkale tam göğsünden yarılarak inşa edilen asfalt kaplamalı bir yolla Ecirli, Hierapolis kalıntılarına bağlandı. Böylece Ecirli'nin yazgısı da Hierapolis'in yazgısına bağlanmış oldu. Sonra, fırsatları değerlendiren kişiler bu güzelliğe sahip olmaları için özendirildi. Doğanın bütün insanlara olan bu armağanı onlara yöre insanının ve ülkenin kalkınması adına armağan edildi. Bu armağan kabul gördü ve güzelliğe sahip olundu... Her güzelin öyküsü böyle trajik midir ki?

Yüzyıllar öncesi gibi, sıcak suların mimarisi yeterli görülmedi, her türlü olanağı içinde barındıran oteller, eğlence yerleri, havuzlar, alışveriş merkezleri inşa edildi. Bu kadar yatırımdan sonra sıcak suların kendi başlarına şu beyaz taşların üzerinden akmasına izin verilebilir miydi? Sular yine bu kez beton kanallara alındı ve önce otel ve havuzlara verildi... Böylece, sıcak suyun kullanım önceliğinden yararlanmak ülke içinden ve dışından toplumun belli bir kesimine düştü... Gezgin sayısı arttıkça, otel sayısı arttı. Böylece atık miktarı da arttı... Atıklar beyaz güzelliğin üzerine verildi... Bu yetmedi; Beyaz Güzelliğin yaratıcısı sıcak suya yakın olmayan yerlerde inşa edilen otellerde sıcak suya kuyularla ulaşıldı. Kuyulardan çekilen sular, yer kırıklarından boşalan suların da çekilmesine/azalmasına neden oldu...



* Bugünkü Pamukkale Kasabasının eski adı Ecirli'dir Ecir: Denizli ve dolayında, aşırı güçlük ve sıkıntı; kötü alınyazısı, çile ve kısmet, pay anlamında kullanılmaktadır. (Derleme Sözlüğü, V. Cilt-TDK, 1972)


BİLİM KURGU FANTEZİ
ARAŞTIRMALAR
CONAN EFSANESİ
PAMUKKALE'NİN KUR/U/TULUŞU
THE VAMPIRE IN LITERATURE & BRAM STOKERS DRACULA
UNICORN'UN KÖKENİ
SİSLERİN VAMPİRİ
ANA MENU

Doç. Dr. Mehmet EKMEKÇİ

bkftmaster@hacettepe.edu.tr