|
Ancak yıllar vampir için çok
çabucak geçti ve Anna kollarında öldüğü zaman, Jander’ın
derin cinneti içinde düşünebildiği tek şey intikamdı. Biri,
Barovia’yla ilgili biri ya da bir yer, Anna’nın gizemli çılgınlığının
sebebiydi ve tüm tanılar adına, Jander onu bulacaktı.
Ravenloft’un karanlık güçleri,
Jander Sunstar’ın yoğun bir nefretle zehirlenmiş intikam yeminini
kana kana içtiler...
Ne dilediğine dikkat et -
Ravenloft’un karanlık güçleri seni duyabilir.
Evet, Sislerin Vampiri’ne
şöyle bir giriş yaptıktan sonra kitap eleştirimize geçebiliriz.
Ravenloft’un ilk romanının temel çizgilerini Jander’ın iç çatışması
ve yaşantısının paradoksu çiziyor. Yıllar boyunca ülke tarafından
zehirlenmesine rağmen Jander, en sonunda bu lanetli toprakların
kendisi için yazdığı senaryonun kısır döngüsünü kırarak
beklenmedik bir şey yapıyor ve ülkenin onunla ebediyen kedinin
fareyle oynadığı gibi oynamasını seçeneğini ortadan kaldırıyor.
Elf vampirin Strahd’a karşı kutsal güneş madalyonunu
kullanabilmesi ve sonunda da güneş ışıklarının onu almasına
karar vermesi, tanrıların unuttuğu Ravenloft için sıradışı.
Jander bir anlamda özüne dönüyor ve altın elf, ruhu huzura kavuşurken
güneş ışıklarını adeta içiyor.
Borovia’nın korkunç
lordu, ülkeyle bir olan Kont Strahd von Zarovich de başrolde. Strahd
tüm gücüne, mağrurluğuna ve zekasına rağmen sonsuza kadar
Tatyana’sını tekrar tekrar kaybederek, sonunda hep acı içinde kükremeye
mahkum bir vampir; bir zavallı belki de. Bir zamanlar hayatı elinden
alınmış yorgun bir asker olan Strahd için hayattan tek gerçekten
istediği şey olan Tatyana’ya bir türlü sahip olamamak,
cehennemde can çekişmek gibi bir şey olmalı. Ama Strahd asla vazgeçmiyor.
O ilk vampir ve toprakla bir ne de olsa.
Sislerin Vampiri gayet sürükleyici
ve orijinal bir hikaye bence. Her ne kadar Kont Strahd ve Bram
Stoker’ın Dracula’sı arasında ilk bakışta çarpıcı
benzerlikler olsa da, konsept bağımsız. Ravenloft romanlarının
birincisi fantezi - korku dalında bir klasik. Okumayanlar varsa şiddetle
tavsiye ederim.
|